TÜRK KADINI MERYEM UZERLİ’YE SAHİP ÇIKIYOR

Ayşe Arman’ın olay röportajı sonrası kadın yazarlar birer birer Meryem Uzerli’ye sahip çıkmaya başladı. Son yazıyı da Birgün’ün fahri genel yayın yönetmeni Ece Temelkural köşesinden yazdı;

Ayşe Arman’ın dün yayınlanan Meryem Uzerli söyleşisini, tıpkı binlerce kadın gibi ben de merakla bekliyordum. Dün BirGün’ün manşetindeki intihar eden hakim adayı Didem Yaylalı haberinden sonra okuduğum ilk şey o söyleşi oldu.

Meryem Uzerli gizliden gizliye ama hep merak ve açıklayamayacağım iç güdüsel bir sempatiyle takip ettiğim bir kadın. Bir şey var o kadında. Zaten sanırım o bir şey yüzünden bazı insanlar diğerlerinin arasından sıyrılıp “biri” oluyorlar. Açıklayamadığımız bir ışık. “Star hamurundan” söz etmiyorum. Bir iyilik var o genç kadında. Muhteşem Yüzyıl’ın azameti ve ihtişamı arasından sıyrılıp görünüveren bir tür kendilik ve sadece kendi olabilme hali. Başka biri olamaz o kadın, gözlerinden belli. Yani ne kadar para verseniz, önüne on tane en muhteşeminden yüzyıl serseniz olamaz, elinde değil. Nereden biliyorum? Düğümlere Üfleyen kadınları yazarken -her kitap yazışımda saplantılı bir şekilde izlemek üzere bir dizi seçerim- Muhteşem Yüzyıl’ı seçmiştim. Tunus’ta manasızca her gece saat tam 12:00’de Hürrem Sultan’a bakıyordum. Bazı bölümleri ezbere biliyorum mesela, bir kaç kere izledim. Tuhaf ama gerçek. Meryem Uzerli’nin bütün mimiklerini ezbere biliyorum. Hatta farkında olmadan yaptığını sandıklarımı da…

Meryem Uzerli söyleşi fotoğraflarında su gibi görünüyor. Hamile. Ne güzel. Adam da gitmiş. Gitsin. Almanya’da huzurla doğuracak bebeğini. Arkadaşları, ailesi yanında. Üç yıl dayanmış Muhteşem Yüzyıl’a “Son dört bölüm dayanamadım” diyor. Dayanamaz. Olur öyle. Gitmiş iyi ki. İyi ki etrafında onu kollayacak, pamuklara saracak insanlar var. Kendi gibi yaşayabilmek için gitmiş zaten Berlin’e. Kendi gibi yaşayabilmek için… Zaten mesele de bu.

Önceki gün tam birinci sayfayı taşra baskısına göndermek üzereyken gazeteye bir mektup geldi. Mektubu, 26 yaşında intihar eden hakim adayı Didem Yaylalı’nın ev arkadaşı Evrim Ortakçı atmıştı. “Başıma ne gelirse gelsin, aldırmıyorum” diye başlıyordu mektup ve Didem’in yaşam tarzı nedeniyle atanamadığını, bu konuda hakimler tarafından uyarıldığını anlatıyordu. Evrim Ortakçı’yı aradım. Evrim ODTÜ mezunu, sosyalist,feminist, genç bir mühendis. Ağlayarak konuşuyordu telefonda. Didem’i anlatıyordu, minnacık, tatlı bir kız olduğunu. Eğitimli, bağımsız, genç bir kadının hayatını yaşadığını söylüyordu. Sadece bunu. Çalıştığı gibi eğleniyormuş yani. Bu kadar basit. Etrafındaki herkes, dönem arkadaşları da aynı şekilde yaşamalarına rağmen bunu saklıyorlarmış. Yaptıkları da bir şey değil. Normal bir şehir hayatı. Ama kendi kariyerleri zarar görmesin diye cenazesine bile gelmemişler. Didem’in “muhafazakar olmadığı” için atanmadığını anlattı Evrim, bu konuda uyarılar aldığını. Sonra Didem Gezi eylemlerine gitmiş. “Didem çok mutluydu” diyor Evrim. Ölmeden önce söylediği güzel şeylerden biri buymuş:

“Evrim, direnmek ne güzel şeymiş!”

Ne oldu sonra?

Muhtemelen şöyle bir şey: Didem kendi istedikleri gibi konuşan, yaşayan insanları gördü o eylemlerde. Böyle yaşamak istediğini gördü. İnsan gibi yani. Sonra? Sonra ona “Muhafazakar değilsen işsiz kalacaksın” diyen duvara çarptı. Bunu tek başına yıkamayacağını gördü. 26 yaşındaydı. Ne sosyalistti ne de feminist. Evrim “Didem Konyalı tatlı, şirin bir kızdı” diyor. O tatlı, şirin, eğlenmeyi seven kız için dün Yurt gazetesi de önemli bir manşet attı. Didem’i fişlediği iddia edilen üç HSYK üyesini haberleştirdiler. O küçücük, 1.55 boyundaki genç kadının gülmesi, dans etmesi, tıpkı şifalı ihtiyar kadınların Ortaçağ’da cadı ilan edilmesi gibi, Adliye’nin sevimsiz duvarında istenmeyen bir çatlak oluşturuyordu. Kabul edilemezdi. Meryem Uzerli’den farklı olarak Didem’in kaçabileceği bir yer yoktu. Bu ülkede doğmuş, öğrenim görmüş ve hakim olmuştu. Bu ülkede yaşamak istiyordu. Tıpkı Meryem gibi o da kendi gibi yaşamak istiyordu. Ama buna izin verilmedi.

Bu dönemin baş hedefi Didem gibi genç kadınlar. Eğitimli, muhafazakar olmayan, kabına sığmayan, tatlı kadınlar. Ben bunu görüyorum her yerde. Çünkü kendilerine benzemese de bu dönemin egemen bakış açısı erkeklerle bir şekilde, kavga dövüş olsa da birlikte yaşamaya katlanabiliyor ama bu genç ve tatlı kadınlar bu dönemin cadıları. Yaşam tarzı üzerinden örgütlenmek kimilerimize fazla “lüks” geldiği için de bu kadınlar özellikle Anadolu şehirlerinde toplumsal koşullar ve devletle tek başlarına mücadele etmek zorunda bırakılıyor. İş hayatına devam edebilmek için yaptıklarını nasıl yaşadıklarını gizlemek zorunda bırakılarak onurları kırılıyor. Mesleklerinde ne kadar iyi olsalar da ezikleştiriliyorlar. İnsanı kahreden bir adaletsizlik.

Didem’in ev arkadaşı Evrim de kahroluyor. Bu yüzden telefonda konuşurken bana “Üzerinde Didem’in kıyafetleri var, onlarla dolaşıyorum” diyordu. Ağlıyordu. Bir arkadaşı kaybettiği için elbette, ama sanırım daha çok böyle sadece kendi gibi yaşamak isteyen bir kızın nasıl kurban edildiğine, bu memleketin merhametsizliğine kahrından ağlıyordu. Beraber ağlıyorum…